14 Aralık 2010 Salı

Welcome to the Carnival of Circus Freaks


Deminden beri bu adamlarla ilgili neler yazabilieceğimi düşünüyorum. Bu adamları tanımlamak çok güç, onlar çok olağanüstü, söyleyecek söz bulamıyorum olayı değil, aksine aslında bu adamlar için söyleyebileceğim çok şey var, ve öyle aman aman adamlar değiller, hayır yetenek ve sıradışılılık hat safhada tabi, öyle bir aman aman değillik değil, neyse ben bi yerden başlayayım gerisinde ne demek istediğim anlaşılır.,

Şimdi elimizde 3 adet müzisyen var. 3 adet "sanatçı" var. Bu sıfat, taşıması çok güç, çok ağır bir sıfattır. Ama bu adamlar bir müzik albümü yaparken sadece işin müzik icrasıyla uğraşmaktan öte eserlerine teatral bir yapı da katıyorlar  (vokali duyar duymaz bunu farkedebiliyoruz) bu da kendilerine bir müzisyenden çok bir sanatçı kimliği kazandırıyor.
Adamlar neden sıradışı? Kelime anlamına baktığımız zaman "sıradan olmayan, farklı, değişik" gibi bir anlamı var. Müzik dünyasına baktığımız zaman sözlerin büyük bir çoğunluğu şu an dinlediğim parçada olduğu gibi aşk üzerine. Diğer azınlık diliminde "insanlar, yaşanan acılar, isyanlar, savaşlar, laylaylom insanlar v.b." yine normal görülen ve sürekli dile getirilen konular hakkında oluyor. E bunun nesi garip? diceksiniz belki. Yok garip olan bir şey yok zaten.
Garip olan şey işte buda başlıyor esasında; fahişeler ve pezevenklerini, uyuşturucu bağımlımlarını, hırsızları, garip görünümlü cüceleri, homoseksüelleri, sarhoşları-ayyaşları, sokaklarda yaşayan kabul görmeyen, "hayatların" hep dışında tutuldukları için kendi "hayatlarını" yaratan ve değil aralarına girmek, bazılarının adlarını duydugumuzda bile geri çekilebileceğimiz insanları, kısacası kendi değimleriyle "freaks" diye nitelendirilen insanları konu alan şarkılar yazmak insanlar için sıradışı geliyor olabilir. Ama normal nedir ki?

My mother was a prostitute
My father was a thief
My auntie ran a brothel
It gave cheap relief
Crime, crime
Crime doesn't pay

gibi sözlere sahip bir parça sanki kulağa daha samimi geliyor. Ütopik değil en azından. Bir çocuğun annesi hayat kadını, babası hırsız ve diğer aile üyelerinin hepsi ya da bir kısmı toplumun normlarına uygun hareket etmiyorsa onlar hakkında bir şeyler yazılmayacak mıydı? Acaba kaç tane hayat kadını işinden memnun? Kaç tane hırsız sırf adrenalin olsun diye hırsızlık yapıyor? Ya da kaç tane uyuşturucu/alkol bağımlısı kafası güzel değilken mutlu?


Biz "normal" insanlar olarak kafamız güzel değilken bile aslında kafamız güzel yaşıyoruz. Dış dünyadaki birçok olumsuz uyaranı görmezden geliyoruz. Sabah dibinize kadar gelip sizin ayakkabınızı boyamak isteyen çocukların, dilenen insanların, gece evinize giderken size saldıran tinercilerin, "abi 2 liran varmı bi şarap alacam" diyen şarapcıların kaç tanesinin gözünün içine bakıp empati kurabildik? İnsan kendisini rahatsız eden düşüncelerden-uyaranlardan-davranışlardan kaçan bir hayvandır sonuçta. O şarapçının gece nerede uyuyacağını, ne yemek yiyeceğini, kimlerin itilip kakılmasına maruz kalacağını gözlerinin içine bakarak düşündünüz mü hiç? Belkide çöpte bulacağı yarısı ısırılmış bir ıslak hamburgerin kaç günlük olduğuna aldırış etmeden büyük bir mutlulukla midesine indirecek. Ama o ıslak hamburgeri atan insanın tek sorunu vardı, ya tadını beğenmedi, ya da aç değildi. Öylesine aldığı ve attığı bir hamburgerdi.
Yolumuzun üstünde bir travesti gördüğümüzde ağzımızdan çıkan ilk kelime "amınakoyimşuibneyebak" olacaktır. Ama onu ibneleştirenlerinin biz olduğumuzu düşünmeden söylenecek bir söz. Daha artistik bir değimle gayr-i ihtiyari. Evet hepimiz herzaman için birtakım artistik görünüş içersindeyiz. Giydiğimiz sandaletin markası ne kadar büyük boyutta çizilmiş yerleştirilmişse bizim için o kadar etkileyici ve güzeldir. Onun altında bir taban olmasının bizim için herhangi bir anlamı yoktur. Çünkü o bizim ayaklarımızı bastığımız yerküre üzerindeki zararlı birtakım etkilerden korumaya yarayan bir aksesuar değil. O bizim artistik hareketimiz.
Ha şimdi senin hiç levi's pantalonun, adidas ayakkabın yok mu? Artislik yapma! derseniz evet artık var derim. Senin yok mu? Daha önce vardı demiyorum. Artık var diyorum bakın. İki cümle arasındanki tek farkı bulana da hediyem var.
Neyse bu tarz toplumsal sorunlar için daha sonra konuşalım, biz şimdilik abimleri daha fazla kızdırmadan esas mevzuya dönelim. Aslında bu onları da ilgilendiren toplumsal bir mevzu ya neyse. Hatta onların esas mevzuları.


Neyse efendim, bu güzide grupla tanışmam çok eskilere dayanmıyor aslında. Keşke dayansaymış dicem ama malesef değil. Kendilerini bir ara müzikallere, sirklere ve bunun gibi gösterilere karşı başlayan merakım sonucu tesadüf eseri keşfetmiş bulundum. İlk göze çarpan özellikleri, garip makyaj ve sahne şovları. Vokalist Martyn Jacques'in o bir opera divası olma hayalleri ile yanıp tutuşan ama herzaman için cırtlak sesi yüzünden biryerlere gelemeyen şişman orta yaşlı bir kadın sesine benzer sesini duyduktan sonra da dur dedim. Bunlarda bişiler var. Vokalist ve aynı zamanda akordeonunu elinden hiç düşürmeyip enfes bir şekilde çalan Jacques uzun yıllar boyunca opera eğitimi almış ve tiyatro ilgilenmiş bir abimizmiş. E bu teatral yapının nerden geldiği şimdi anlaşılıyor o zaman. Kendisi aynı zamanda yaşamının büyük bir bölümünü bir genelevin karşındaki evinde gecirmiş. Genelev ve sözlerin genel yapısı? işte şimdi yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Zaten hayali bir yapı olamazdı bu. Mutlaka aralarına girmek gerekiyordu. Birde yanına saçlarına kurban olduğum mutfak spatula, çatal-bıçak ve oyuncakları baget olarak bellemiş enteresan baterist (Jacques'in değimiyle "james joyce on drums) Adrian Huge ile double bass çalan, testereli ilah, pis insan Adrian Stout alarak, çingenelerin arasına bodozlama daldıktan sonra ortaya bu üçlünün enfes eserleri ve şovları çıkıyor işte.


İşte üstte görmüş olduğunuz şovları ile dikkatimi çekmişlerdi kendileri. Dikkat çekmeyecek gibi değildi hani. Sizin dikkatinizi çekmemiş olabilir tabi, çekmese de olur sorun değil. Yalnız 13 şubat 2010 gibi bir tarihte üstelik benim nadiren olduğum İstanbul il sınırları içersinde olduğum bir günde İksv'nin düzenlediği bu müthiş gösteriden bi haberdim. Bihaber olmam belki de daha güzel oldu. Haberim olupta gidememek daha önce gidemediğim diğer bütün konser ve gösterilerden daha pis koyardı.
Şimdi ben bütün bu pisliğin arasına tereddütsüz dalarım diyorsanız, sizi şöyle alalım.

Siz onları indiredurun ben bunu izleyip bi iç geçireyim.


Çok video doldu burası, pek sevmedim aslında ama olsun. Bu yazı dağınık pis olmayacaksa hangi biri olacak?
Bu kliplerini çok seviyorum. İnsanın canı cin çekiyor. Cin canım başka bişi değil, siz cine odaklanın cinin nerede durduğuna değil. Cin şişede durduğu gibi durmayabilir, zaten şişede durduğu yerde durmuyor. =)


2 yorum:

Alan's psychedelic breakfast dedi ki...

ben, bu yeni haberdar olduğum pisliğin(!) içine dalarım! :)

Coordinate of Useful Idiot(s) dedi ki...

aramıza hoşgeldin =)

The World is a Deaf Machine