3 Ekim 2010 Pazar

MONO



Akıllara Zarar Müzik Hadiseleri. Vol-1.



"Hayat ne garip. Japonlar falan" der güzel arkadaşlarımdan bir tanesi. Hayat mı garip yoksa Japonlar mı bilemedim.
Havasından mıdır suyundan mıdır nedir? Ufacık boyları çekik gözleriyle nereye el atsalar bir şaheser yaratıyor bu insan görünümlü garip canlı türleri.

Kendilerine Post-Rock grubu demek ne derece doğru olur bilemiyorum. Post-Rocktan öte daha sanatsal. Her parça bir senfoni gibi. Nitekim parçaların içinde barındırdığı orkestral yapıyı dinlerken insanın alt ve üst dudağı aynı anda uçukluyor. (Yeni çıkan " Holy Ground: NYC Live with Wordless Music Orchestra" DVDsini izlerken dudaklarınıza hakim olun. Farkında olmadan onları yiyip bitirebilirsiniz.) Hiç söz kullanmadan yüzlerce sayfa hikayeyi anlatabilen nadir gruplardan birisi.
Sadece albüm parçalarında değil konserde bile tek kelime etmeden çalmaya başlayan ve tek kelime etmeden enstrumanlarını bırakıp sahneyi terkeden bir gruptur. Çünkü sahnenin bir "show" yeri olmadığını, bir tür "icra-i sanat" yeri olduğunu bilen insanlar bunlar. "Ukala"dan çok "mütevazi" insanlar. Bu tavır bana Sonispheredeki Rammstein performansını hatırlatıyor. Ne alaka dimi? İzleyen bilir.

Japonya denildiğinde insanın aklına bi teknoloji, bir de atom bombası geliyor. Mono da haklı bir duygusal milliyetçi tavırla bu faciayı müziklerine öylesine güzel yansıtmışlarki, parçalar sessiz sakin bir şekilde başlayıp ritmi yavaşça yükselttikten sonra, en umulmadık yerde kendi atom bombalarını kulaklarınızın içinden beyninize doğru gönderiyor. (bkz: Yearning - 07:43) İşte o saniyeden sonra tüm bedeniniz kaskatı kesiliyor.
2004 yılında çıkarmış oldukları "Walking Cloud And Deep Red Sky, Flag Fluttered And The Sun Shined" albümlerinin kapanış parçası olan "A Thousand Paper Cranes" parçası, "sadako and the thousand paper cranes" hikayesine ithafen yazılmış. Bu parça bu konuda ne kadar hassas oldukları mesajını veriyor sanırım.






21 Haziran 2004 te RockIstanbul'da sahne almışlardı. Geçen sene çıkardıkları yeni albümleri "Hymn To The Immortal Wind" sonrası çıktıkları turnede şubat ayında Yunanistan'a kadar gelmelerine ve programın Türkiye'de bir konser vermeye uygun olmasına rağmen, aklı başında hiç bir organizatörün bunu farketmemiş olması yüzünden bizleri teğet geçip gitmişlerdi. 2010 dahilinde hiçbi konser vermemiş olmaları içimde 2011 için yeni bir albüm hazırlığı içersinde oldukları düşüncesi doğmasına neden oluyorki bunun gerçekleşmesini tüm Mono severler adına can-ı gönülden diliyorum.






Şu albüm daha iyi, bundan başlayın falan diyemem. İlk çalışmalarından son çalışmalarına kadar tüm albümlerini soluksuz (ki başka şansınız yok) dinledikten sonra hepsinin birbirinden farklı sürprizlere, güzelliklere, etkilere sahip olduğunu göreceksiniz. İlk başlarda takındıkları "noise" tutumu zamanla yumuşama göstermiş biraz daha düz ve yumuşak bir yapıya ulaşmış. Özellikle son albümlerine doğru daha fazla kullanmaya başladıkları orkestral yapının bunda etkisi çok büyük. Bu iyimidir kötümüdür tartışma konusu tabi ancak her ne yaparlarsa yapsınlar bu küçük adamlar insanı büyülemeyi başarıyor.
Son olarak değinmeden edemeyeceğim nokta grubun bassisti "Tamaki". Sahnedeki zerafeti insanı büyülüyor. Kendisine karşı olan beğenim Holy Ground DVDlerini izledikten sonra daha çok arttı ve artmaya devam ediyor.

---edit--- 


Mono dinlemeye yeni başlayacaklar için küçük bir tavsiye. Bu gruba sakın ola son albümlerinden başlamaya kalkmayın. Çünkü son albümlerinin büyüsüne kapıldıktan sonra hem diğer albümlerde yatan hazineleri keşfedemezsiniz, hem de Mono'nun müzikal gelişimini izlemekten mahrum kalırsınız.
Benden söylemesi.

Hiç yorum yok:

The World is a Deaf Machine