30 Kasım 2010 Salı

They don't sleep anymore on the beach.


ItwasConeyIsland,theycalledConeyIslandtheplaygroundoftheworld.Therewasnoplacelikeit,inthewholeworld,likeConeyIslandwhenIwasayoungster.Noplaceintheworldlikeit,anditwassfabulous.Nowit'sshrunkdowntoalmostnothingyousee.And,Istillrememberinmymindhowthingsusedtobe,and,youknow,Ifeelverybad.Butpeoplefromallovertheworldcameherefromallovertheworld.Itwastheplaygroundtheycalledittheplaygroundoftheworldnedenhalenokumaktaısrarediyorsunanlamıyorumoverhere.Anyways,yousee,IyouknowIevengot,whenIwasverysmall,IevengotlostatConeyIsland,buttheyfoundmeheryazılanyazıanlamlıolmakzorundamıontheonthebeach.Andweusedtosleeponthebeachhere, "sleep" overnight.theydon'tdothatanymore.

Things changed, you see.

They don't "sleep" anymore on the beach.

Music for Idiot(s) - vol.IV (Part - 1)
Music for Idiot(s) - vol.IV (Part - 2)

01 - Grails - In the Beginning
02 - Meanwhile, Back In Communist Russia - Heatstroke
03 - (The) Slowest Runner (In All The World) - We, Burning Giraffes
04 - Our Ceasing Voice - Passenger Killed in Hit and Run
05 - Hadoken - Stations
06 - Ana Never - 30 Seconds of My Paste Life
07 - Shora - Parchelion
08 - Hṛṣṭa - ... and We Climb
09 - Mono - Yearning
10 - Godspeed You! Black Emperor - Sleep
11 - (Bonus Track) - Clint Mansell & Mogwai - Death Is the Road to Awe

Olası doğabilecek bütün depresif duygu durumlarından blogumuz sorumlu değildir.
Neden olsunki zaten. Hepiniz ne yaptığını bilen aklı başında insanlarsınız.

26 Kasım 2010 Cuma

Another Dead Hero: The Bill Hicks Story


Dünkü kayıttan sonra kendi kendime "acaba çıkmışmıdır şu belgesel? Ne zamandır bakmıyorum" şeklinde söylendikten sonra bi bakıverdim. Daha önce bakmadığım içinde epey kızdım kendime. Neyse bu haftasonu öbür dünyaya Bill abimizi bi ziyarete gidecez. Tüm randevuları (çok varmış gibi) iptal etmeli.

Yalnız bence bu belgeselin adı bu olmalıydı. Henüz izlemedim indirme işlemi devam ediyor. Dosya indirimi bitmeden de kontrol ettim ecnebilerin değimiyle "fake" değilmiş.
Tanıtımda TOOL üyelerinden kimseyi göremedim ayrıca. Ama tabi yine de indirme işleminin bitmesini beklemek lazım. Daha sonra gelecek bir (yine ecnebilerin değimiyle) -edit- ile izlenimleri yazarız belki. Tabi götümüz yerse. Nerden nasıl indireceğiniz konusunda bilgi vermek istemiyorum. İndirmek isteyen varsın kendi öğrensin. Ben burda biyerlere bişiler bıraktım.

23 Kasım 2010 Salı

It's Just a Ride!

But we always kill those good guys who try and tell us that. You ever noticed that? And let the demons run amok. But it doesn't matter, because ... It's just a ride.


21 Kasım 2010 Pazar

M is for Milla mix

Maynard ile Milla çocuk yapsa yeni bir insan ırkı ortaya çıkar. Çıkmaz mı? Nasıl Çıkmaz?

20 Kasım 2010 Cumartesi

Clann Zú



En güzel gruplar neden hep çok erken dağılır? Ya da vokalistleri ölür? Neden her grup Sentenced'ın yaptığını yapmaz, ya da yapamaz? Başlayın arkadaşım müzik hayatınıza bizi boğun öldürün ondan sonra bi "The Funeral Album" yapın, albümün son parçasıda "End of the Road" olsun bi dinleyen bir daha dinleyemesin, hatta bazılarıda anlamlı olsun diye otobüs terminaline bırakırken size dinletsin, yol boyu efkar yapın.
Ya da "ISIS" gibi (her ne kadar halen içimiz cız ediyor olsa da ) "ISIS has done everything we wanted to do, said everything we wanted to say." dedikten sonra inzivaya çekilsin.

Erken veda etmiş olan saymakla bitmeyecek gruplar arasında Avustralya - Melbourne menşeli bir Clann Zú vardır ki çıkardıkları az sayıda albümle kendilerine müzik evreninde çok farklı bir konum edinmişlerdir. Kendilerini ismi şu anda hiç ama hiç lazım olmayan bir insan giderayak önermişti.
Grup müzikal tür olarak çok belirgin bir yere yerleştirilemiyor, "Deneysel Progressive" dicem çok garip olacak sanki. Herneyse zaten çokta önemli değil."Throw Your Arms Around Me
Önemli olan nokta vokalist "Declan de Barra". İrlanda'lı Declan benim için Clann Zú'nun tek adamıdır. Sebebi ise grup dağıldıktan sonra grubun diğer elemanlarının "My Disco" gibi garip bir oluşum içine girmiş olmaları. Açıkçası grubu çok dinlemedim ama ilk başta çokta benlik olmayan bir tarzları vardı. En iyisi uzak durup esas adama yoğunlaşmak gerekiyor dedim. Grubun en dikkat çeken yönü aslında Declan de Barra'nın garip sesi ve şarkı sözlerinin nakarattan çok bir hikaye anlatıyormuş gibi bir şekilde olması. Şarkı söylemekten çok bir şeyleri anlatma açıklama çabası var. Bu açıdan daha deneysel bir çalışma olarak görülebilir. 
Grup dağıldıktan sonra Declan boş durmadı elbet. Kendi ismini taşıyan solo projesi ile bizleri daha akustik, daha derin 2 tane albüm armağan etti. Bunlardan ilki 2005 yılında yani grubun dağıldığı sene içersinde yayınladığı "Song Of a Thousand Birds" diğeri de 2008 senesinde yayınladığı "A Fire to Scare the Sun"dır. Özellikle bu albümü içersinde bulunan "Until the Morning Comes" ve ilk albümlerindeki "Throw Your Arms Around Me" başka da bişey dinlemeyelim zaten dedirtiyor. Neyseki arada bir "On and On" gibi naif bir parça yapmışta insan biraz olsun albümü dinlerken kendine gelebiliyor.

Declan De Barra'nın aynı zamanda çellist (nasıl bir tanımlamaysa artık, çello çalan işte) Kate Ellis ile yaptığı daha deneysel bir çalışma olan"Little Black Boat" var. Proje biraz daha karanlık. Biraz daha insanı geriyor.
Projenin ismiyle yukardaki Black Coats and Bondages albümündeki küçük siyah kayığın bir bağlantısı var sanırım. Nitekim kendi solo projesinin sonm albümünde de küçük bir tekne var. Belkide bişi anlatıyor ama açıkçası bu kafayla çözemedim.

Son olarak şöyle birkaç  güzellik yapmak istiyorum. Gruplar hakkında süslü püslü cümleler kurmak yerine böyle güzellikler yapıp onlar hakkındaki süsü püsü size bırakmak daha doğru olur kanaatindeyim. 




En dip not: Klibin senaryosu ve animasyonu Declan de Barra'ya ait. Bi bu eksikti zaten.

18 Kasım 2010 Perşembe

Self-improvement is masturbation... Now self-destruction!













Jack: If you could fight any celebrity, who would you fight?

Tyler: Alive or dead?

Jack: It doesn't matter. Who'd be tough?

Tyler: Hemingway. You?

Jack: Shatner. I'd fight William Shatner.

Narrator: We all started seeing things differently. Everywhere we went, we were sizing things up. I felt sorry for guys packed into gyms, trying to look like how Calvin Klein or Tommy Hilfiger said they should.

Jack: Is that what a man looks like?

Tyler: Ahh. Self-improvement is masturbation. Now self-destruction.!




Bu nefis kısa film için "noibio" insanına yeniden teşekkürler.


.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Tesadüf bilinmeyen bir mecburiyet midir?



Bundan yıllar yıllar önce gecenin en bi yarısında hangi kanal olduğunu hatırlamıyorum ama tv kanallarının birinde en uykusuz olduğum bir dönemde filmin başındaki metro sahnesinde yakalamıştım. Tabi o zamanlar ciddi biri sinema izleyicisi değildim. Oyuncular isimler falan ilgimi çekmiyor. Ancak filmin bitiminden sonra "evet hayat budur!" dedirten filmin adına bakamadığım için içime bir fil oturmuştu.

Gel zaman git zaman bu film her zaman için aklımın ucunda bir yerde sessizce bekliyordu. Ta ki güzel bir İstanbul akşamında yenilen güzel bir yemeğin ardından ( yemeği benim yaptığımı ve çok güzel olduğunu belirtip kendimi övmek istemiyorum) yapılan sohbet esnasından Benjamin Button konusu açılana kadar. Film güzeldi-değildi, oyunculuklar iyidi-değildi film uzundu, sıkıcıydı, olay örgüsü saçmaydı gibi yorumlar bir kenara filmin en çarpıcı sahnesi bence elbetteki Daisy karakterinin geçireceği trafik kazasını anlatan bölümdü. Orayı izlerken aklıma yine bu film gelmişti ancak yine bir türlü ismini anımsayamıyordum. Aklıma tek gelen şey "sarışın bir oyuncu vardı, metroyu kaçırdıktan sonra film ikiye bölünüyordu ve birinde saçını kesiyor diğerinde uzun kalıyordu falan filan.
İşte Benjamin Button'da geçen Daisy sahnesi üzerine bende bu filmin bu tanımını yaparken Nesil birden "Gwyneth Paltrow oynuyordu değil mi?" diye sorunca hemen bir ümitle kutsal sinema kaynağı imdb'ye başvurduk. Hangi yıldı, neydi, nasıldı derken karşımıza "Sliding Doors" çıkıverdi.

Film için çok fazla spoiler vermeden kısaca ve kabaca "hayatımda şunu şöyle yapsaydım böyle mi olurdu? yoksa böyle yapsaydım şöyle mi olurdu?" dedirten ve "acaba hayatın tesadüfler üzerine kurulu bir mecburi düzenden ibaretmidir?" düşüncesini yerleştiren bir yapım. Kimileri doğmatik bilgiler ışığında buna kader diyebilir, kimileri ise evren olasılıklar üzerine kuruludur ve kişinin hangi düzlemde hayatını sürdüreceği çevresel ve duygusal etmenlere bağlıdır diyebiliyor. Filmin sonu her ne kadar herşey olacağına varır kaderin önüne geçilemez gibi bir anlam taşıyor gibi görünse de bu kişinin bakış açısına bağlıdır elbet.

Filmi sadece indirmek olmazdı elbet. Bende internetten şöyle bir araştırma yapıp arşive katmak istedim. DVD kapaklarına olan takıntım üzerinde yine benim obsesyonlarım başgösterdi ve bu filmin üzerinde "Rastlantının Böylesi" yazmamalı dedim. Aradım ve gittigidiyordan orjinal kapaklı(!) bir tane buldum. Tabi ben öyle sanmışım. Adi satıcı bildiğimiz kanald sinema hedehödösünün verdiği DVDyi bana haketmediği bir fiyata kakaladı. Evet kazıklandım ancak sevilmiş götün davası olmazdı. DVDyi izleyip arşive bir güzel yerleştirdim.

Filmi izledikten bir süre sonra önüme bu sefer çok sevdiğim ve bütün filmlerini izlediğimi düşündüğüm Kieslowski nasıl olduysa "Przypadek" diğer adıyla "Blind Chance"i çıktı. Meğersem beni sarsan Sliding Doors Kieslowski'nin Blind Chance'nin aşırmasıymış. Senaryo içerik olarak farklı elbet ancak mantık aynı. Tabi sadece senaryo değil, haliyle oyunculuklar, kurgu ve Kieslowski'nin sinema dilinin çok farklı olduğunu görüyoruz. Tabi bu eksiklik biran önce giderilmeliydi ancak bu garip şehirde yaşarken film izlemek oldukça güç bir durum. Bende arşive Blind Chance'i de katıp ilk Mersin ya da İzmir ışınlanmamda höpürdete höpürdete bu filmi izleyecem.
Spoilerleri takmayıp bakındığım kadarıyla Kieslowski'nin Blind Chance'i, Sliding Doors'tan bir beden ya da daha doğru bir değişle bir paralel evren daha büyükmüş. Bununla beraber film romantik komediden çok daha toplumsal daha sert ve siyasi denilebilecek bir dile sahipmiş. Ben izleyenlerin yalancısıyım.


Şimdi Kieslowski'nin fazladan bir paralel evreni var diyoruzda bu sabah bu yazıyı yazmama sebebiyet veren sevgili noibio insanının gönderdiği Blue States'in Allies klibinde karşımıza 4 farklı evren çıktığını görüyoruz. Parça klibiyle beraber oldukça keyifli ve dinlenesi, dinletilesi bir parça. E o zaman iyisimi ben size yolu göstereyim...

Bi saniye klibi izlemeden önce son anda aklıma gelen bir "Run Lola Run" vakası vardır elbette. Az kalsın unutuyordum. Tabi biraz daha popülaritesi olan bir film olduğundan çok fazla birşey söylemeye gerek yok. Tek ekleyebileceğim nokta Run Lola Run'ın bu iki filmden ve birazdan izleyeceğiniz klipten farkı olay örgüsünün sürekli başa sarıp yeniden başlıyor olması. Ben izlemedim demeyin, her yerde var bulun bir yerden işte. Herşeyi devletten beklemeyin canım.

The World is a Deaf Machine